YAZARLAR

Süleyman Kasım Şener

BİZ

Semra Şener

ATAMA ÖZLEM

HAVVA ÇETİNTÜRK

KAPLUMBAĞA ve BEN

Asuman Dokuzlu

UTANIYORUZ ATAM!!!

Halil Kanargı

YÜREK DİLSİZ KALIR

Mesut Çelik

Vefakar Ülkem

Gönül Şahin Mezkit

15 Temmuz günü



Mehmet ÖZÇAKIR

NAZİLLİ ‘NİN MARKASI GIDI GIDI ,

TÜRKİYE NİN   İLK ÖZEL TRENİNİN ADI 

Genç Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ,Ülkemizin ilk demiryolu ,Aydın İzmir arasında  Osmanlı döneminde verilen özel imtiyazlarla  1860 yılında  İngilizler tarafından yapılarak  tarafından hizmete açılmıştır.

İlimizin meyan ,pamuk ve İncir’inin ihracatı için Söke ve Aydın dan İzmir’e bağlanan 

Aydın - İzmir  Devlet Demiryolu ile  “demir ağlarla ördük “ sözünün yer aldığı onuncu yıl marşımızda belirtilen demir yolu ulaşımına büyük önem veriliyordu.

Karayolu ulaşımının gerek taşıt ve yedek parça yokluğu , gerekse yolların yeterli olmaması nedeniyle ,demiryolunun tercih edildiği   o yıllarda  Nazilli İlçemizin 4 km güneyinde yaptırılan ilk basma fabrikası gıdı gıdı adı verilen dekovil tren,  demiryolu ile ilçeye bağlanmıştır

Gıdıgıdı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası işçilerini fabrikaya, iş dönüşü de evlerine taşıyan servis aracına, Sümerbank personeli tarafından, çalışırken rayların arasındaki titreşimlerin çıkardığı seslerden esinlenerek ,  yapılan benzetmeyle takılmış isimdi. 

Türkiye'de TCDD'ye ait olmayan ve şehir içinde hizmet veren tek özel banliyö treniydi.

Gıdıgıdı görevini 1937 den 1980'li yıllara kadar başarıyla yerine getirdi. Fabrikada çalışan işçi, memur ve mensuplarının hanımlarını, çocuklarını çarşıya, pazara, okula yorulmadan taşıdı durdu.

En önemli görevi elbette 9 Ekim  1937 de özel Nazilli'ye gelen Atatürk'ü Türkiye'nin ilk basma fabrikasını açmak üzere önce Nazilli Şehir Gar'ından fabrikaya, sonra yine özel trenine taşımasıydı

Seferden kaldırılalı pek çok seneler geçmesine rağmen, Atatürk'ü anmak için yılda bir kez giyinip kuşanıp, oflaya poflaya da olsa onurlu seferine çıkıyor.

 Belki Atatürk ve onu götüreceği fabrika artık yok ama o inatla seferini sürdürmeye gayret ediyor.

Sözleri Sevim Toker,bestesi Türk musikisinin en büyük bestekarlarından Arif Sami TOKER'e ait,rast makamındaki Nazilli Sümerbank marşını sosyal paylaşım sitelerinde dinlediğinizde, adına yazılan   bir marşı olan tesisin varlığından gurur duyacaksınız.

Türkiye’de devlet eliyle kurulan bu ilk basma fabrikasını 9 Ekim 1937’de bizzat Atatürk açmıştır. Atatürk, Ege manevraları için bölgede bulunan ordu komutanlarıyla ve yöneticilerle birlikte açılışa gelmiştir. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Trakya Umum Müfettişi General Kazım Dirik ile İzmir Valisi Güleç, Başvekil Vekili Celal Bayar, İsmet İnönü, Afet İnan ve  devletin bütün askeri ve sivil erkanı  Atatürk’le birlikte Nazilli’dedir.

 Atatürk’ün açılışını yaptığını ilk ve son fabrika olan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın açılışına verilen önem, asker-sivil neredeyse bütün devlet erkânın açılışa katılmasından da bellidir.

Nazilli Basma Fabrikası istasyonunda fabrika yetkililerince karşılanan Atatürk’ün ilerlediği istasyonda

açılışta yapılan konuşmalardan sonra Atatürk, fabrikanın yönetim dairesinden çıkarak iplik dokuma ve halı makinelerinin bulunduğu binaların kapısı önüne gelmiş ve  fabrikanın elektrik santralinin önünde elektrikle aydınlanan bir büstünü gören Atatürk, bir süre bu büstü inceledikten sonra “güzel” diyerek fabrika müdürüne iltifatta bulunmuş ve daha sonra açılışı yapmıştır.

Atatürk’ün fabrikayı açmasıyla birlikte 480 makine bir anda çalışmaya başlayarak ilk pamuğu işlemiştir. Tören boyunca bir uçak filosu fabrika üzerinde uçuşlar yapmıştır.

       1950’lerden sonra sürekli kan kaybeden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, son darbeyi 14 Kasım 2002’de yemiştir. Cumhuriyetin dev projelerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Özelleştirme İdaresi’nce bedelsiz olarak Adnan Menderes Üniversitesi’ne devredilmiştir. Fabrika çalışanları da “gözyaşları” içinde Bursa’ya nakledilmiştir. Kapısına kilit vurulan fabrikanın, üniversitenin kullanımı dışındaki büyük bir bölümü, içindeki tarihi dokuma makineleri, araç ve gereçleriyle çürümeye terk edilmiş  durumda iken , örnekleri  “müze” olarak kullanılabilecek  nitelikte ve milyonlarca turist çekecek bu dev eser, Cumhuriyetin bu dev projesi, bugün Nazilli’de  kaderine terk edilmişlikten kurtarılarak  ADÜ tarafından  tasnif ve arşivleme çalışmalarına devam edilmektedir.

Gıdı gıdı ise bir nostaljiyi yaşatmak üzere Nazilli  belediyesi  ve Başkan Haluk  Alıcık’ın özel girişimleriyle  ve desteğiyle bugün bakımı  restoresi yapılarak Aydın Denizli karayoluna nostalji yolculuğuna  devam ediyor.
biz de ona tarihin derinliklerinden yıllar sonra el sallayarak selamlıyoruz.

Sümerbank  vazife evlerinde  doğup yetişen   İLHAN ÖDEN ‘İN  GIDIGIDI ANILARI

 

Gıdıgıdı bizim dönemin çocuklarının anılarının başköşesinde yer alır. Merkezden yaklaşık 4 km kadar uzak olan fabrika ile sinemaların, çarşının, bayram yerlerinin olduğu Nazilli şehriyle olan bağlantımızı Gıdıgıdı sağlardı. Elbette belediye otobüsleri de vardı ama onlar paralıydı. Gıdıgıdıyla gitmek hem eğlenceli, hem koca bir müessesenin parçası olmanın gururu hem de cepte harcamak için kalacak ekstra 25–50 kuruş harçlıktı. Gıdıgıdı'nın kalkış saatleri hepimiz tarafından ezbere bilinirdi, hatta yöre halkı doğru dürüst saat bile kullanmaz Gıdıgıdı düdüğüyle vaktin hesabını yapardı. Dolu olduğunda ağır ağır nazlı nazlı yukarı Nazilli'ye doğru gider yükünü boşaltınca uçarcasına aşağı Nazilli'ye fabrika kapısına doğru son sürat dönerdi. Fabrikaya 400–500 metre kala hiçbir aracın kornasına benzemeyen meşhur düdüğünü çalar fabrika tren kapısı bekçisine "Kapıyı aç ben geliyorum" diye bağırırdı.Bazen Gıdıgıdı'nın yavaş gitmesinden yararlanarak istasyon haricinde tren seferdeyken inmek veya trene binmek isteyenler olurdu, haliyle böyle durumlarda ölümlü kazalarda olabiliyordu. Bunu önlemek için trenin en önünde tren personelinden nöbetçi olurdu ama tren istasyona yaklaşınca atlamalar yoğunlaşırdı. Atlamayı bilenler atlar atlamaz tren istikametinde koşarak hız azaltıp kolayca inerler, onlara heveslenen acemi atlayıcılar ise atlayıp durunca yüzükoyun düşerek sakatlanırlardı.
Hiç unutmam okumaya yeni başladığım yıllarda tren içinde, yukarıda bir tanesinin fotoğrafını paylaştığım uyarı tabelalarını okumaya çalışır fakat anlamını bir türlü çözemezdim. "KATARIN SEYRİ ESNASINDA PENCERELERDEN SARKMAK SAHANLIKLARDA DOLAŞMAK MEMNUDUR" ya da "CIGARA İZMARİTLERİNİ PENCEREDEN DIŞARI ATMAK MEMNUDUR" Buradaki memnu kelimesini çocuk aklımla "memnuniyet" hoşnutluk anlamında yorumlar bu nasıl çelişki diye düşünürdüm. Yıllar sonra "memnu" kelimesinin eski Türkçede yasak anlamına geldiğini öğrendiğimde kendi kendime çok gülmüştüm.

Gıdıgıdı yolu yakınında oturan ninemlere gittiğimizde, dayımın oğluyla fabrika demiryolunun okaliptüs ağaçları sıralı kenarında oynar, raylar arasından çıkan buğdaya benzer yaprakları kara otlardan birbirimize bıyık yapardık. Trenin geçeceği rayların üzerine küçük taşlar, bakır para veya çay kaşıkları koyar sonra sapını kıvırıp yüzük yapardık. Tren geçerken sanki devrilecekmiş gibi korkar suçlanırdık. Fakat Gıdıgıdı'nın ön tekerleklerine yakın bir yere bağlı çalı süpürgeleri çoğu zaman tehlikeli taşları düşürür, çok küçük olanlarla para ve kaşıkları düşüremezdi taşlar ezilirken çıkan sesten makinist yaptığımız şeyleri anlar, bizi tanıdıkları için babalarımıza şikâyet ederlerdi.

Trencilere özel toplu sözleşme maddeleri vardı. Giysi ve ayakkabıları özeldi. Şapkalarının ortasında sarı madenden çelenk içinde Sümerbank'ın meşhur anahtar şeklindeki arması yer alırdı, yazlık ve kışlık takımlar ayrıydı kumaşlar hatırladığım kadarıyla gri renkliydi. Tren personeli treni kullanan makinistler, durma ve kalkma işareti veren kontrolörler ve nöbetçilerden oluşurdu, nöbetçiler aynı zamanda trenin ve istasyonun temizliğinden sorumluydu. Yukarı istasyonda bir bekçi, Nazilli karayoluyla kesişen noktada bariyerleri indirip kaldıran bir nöbetçi olurdu. Karayolu Gıdıgıdı geçerken kapandığında bekleyen otobüslerdeki yabancılar önlerinden geçen belkide başka yerde hiç görmedikleri Gıdıgıdı'ya hayretle bakardı.

Çok eskiden Gıdıgıdı'ya daha çok kişi sığabilmesi için koltuklar sökülmüştü bayanlar erkekler ayrı vagonlarda olduğundan biz genelde babamızın bacağına sıkı sıkı tutunarak ayakta yolculuk ederdik trenin kalkış ve duruşlarında vagonlarda insan dalgaları oluşur dört bir yana savrulurduk.

 Önceleri 3000 kişiden fazla olan personel zamanla 1500'lere kadar düşünce ahşap koltuklu Amerikan filmlerinde Kızılderililerin yetişmek için at koşturdukları trenlerin vagonlarına benzer vagonlar alındı. Artık güzel havalarda, hem biraz daha büyük olduğumuz için hem de demir parmaklıklarla güvenli hale getirilmiş yeni vagonların sahanlıklarında seyahat edebiliyorduk.

Sonra evlendik, Sümerbank'ta işe başladık. Bu sefer bizler servis aracı olarak Gıdıgıdı'yı kullanmaya başladık. Fakat Gıdıgıdı'nın bakımı zor masrafları ağırdı. Tasarruf ve küçülme politikası yüzünden işçi azaltımına gidilen Kit'lerde, ülke genelinde yapılan toplu sözleşmeye konan bir maddeyle servis aracı olmayan yerlerde işçilere yol parası uygulaması başlayınca, fabrikada bir referandum yapıldı. Bilinçli olanlar karşı çıksa da o gün için iyi para olan 10 lira zammın cazibesi Gıdıgıdı'yı mağlup etti.Üç beş yıl sonra enflasyonla çerez parasına dönen yol parasıyla birlikte Gıdıgıdı boş yere tarih sayfalarına doğru son seferine çıkmış oldu.

 

 

 

 

ÜNLÜ ŞAİR VE RESSAM  BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU’NUN  NAZİLLİ  İZLENİMLERİ

7 Ekim 1953’te Nazilli’ye gelen şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazilli’deki değişimi şöyle gözlemlemiştir:

 “…Altı saat içinde altı lunapark geçtik… Bir de ne görelim şehir baştan aşağı neon ışıkları içinde. Nazilli dediğin nedir ki, Anadolu’da küçük bir kaza değil mi? Gecenin on ikisinde ışık, elektrik ışığı içinde yüzen bir Anadolu kasabasını görmek insanı nasıl sevindirmez… Nazilli’nin iki yakasını bir araya getiren bir ışık fermuarı taa Basma Fabrikası’na kadar uzanmış. Sarı yerine hafif yeşilimtırak bir ışık. Bu ışığın altında yürüdük. Gayet nazik bir memur, belediye memuru mu polis mi pek anlayamadım, küçük bir çocuğa seslendi; ‘Bu misafiri Gıdı Gıdı’ya kadar götür…’ dedi.

Evvele bir mahalle, bir semt adı sandım. Sonra bir şoför, bir arabacı olabilir dedim.

 Gıdı Gıdı dedikleri bir küçük, bir maskara dekovil tren imiş. Belli saatlerde işçileri fabrikaya taşırmış… Bir kedim olsa ismini muhakkak Gıdı Gıdı koyardım… Birkaç adım ötede aynı ışıklarla donanmış birkaç otel sıralanmış. Burası kaza değil vilayet merkezi diyorum.

Burasını bu hale fabrika soktu diyorlar.

Dükkân önünde bir otobüs duruyor, içinden birçok işçi çıkıyor çoğu kadın.

 Birkaç erkek var. Fabrika’dan dönüyorlarmış. Gece Postası. Pek yorgun görünmüyorlar, ama kına gecesinden de dönmedikleri belli. Telaşsız adımlarla sokaklara dalıyorlar. Çoğu siyah gömlek üstüne beyaz bir başörtüsü sallandırmış. Geniş yollar, ışıklı yollar, ışıklı oteller, gece yarısı açık dükkânlar, dizi dizi okaliptüs ağaçları.

Kışın kapıya dayandığı bu günlerde Pazar yerindeki sebze çeşidi insanı şaşırtıyor… Eski evlerin dışarıdan çok kalender göründüğüne bakmayın içleri cennet gibi. Derli toplu tertemiz. Nazilli’de bisiklet bolluğu göze çarpıyor. Motosikletler ve takma motorlu bisikletler de var. Bisikletlerin çoğu Basma Fabrikası’nda çalışan işçilerin olmalı. Fabrikanın bir bisiklet garajı var. Yol dümdüz olduğu için işçiler bisikleti benimsemişler.

Fabrikanın Nazilli’ye bağışladığı nimetlerden birisi de bu olmalı. Ne yalan söyleyeyim, sinemada görsem reklamdır derdim. Bana Anadolu’da bir kaza merkezinde işine bisikletle giden beş yüz işçi gördüm deseler kolay kolay aklım yatmazdı.

Fabrikayı gezdikçe işçiler sağlanan imkânları, kolaylıkları gördükçe şaşırdım kaldım. Sıcak, lezzetli, kuvvetli bir yemek. Boyalarla uğraşanlara süt ve yoğurt, işçiler mahsusu hastane, kreş, kantin, alabildiğince geniş bir bahçe, Kantinin üstünde bir havuz. Havuzun içinde bir heykeltıraşın elinden çıktığını zannettiğim bronz bir heykel, bir kadın heykeli. İşçilerden birisi yapmış. Fabrikada bronz döktürmüş. Aman Allah’ım! Akademide bronza değil alçıya bile dökmek nasip olmaz. Bir de gazoz tezgâhı kurmuşlar. Geliri, işçilerin spor kulübüne veriliyor. Futbol takımları var. Denizli’de yaptığı maçlarda kimseden geri kalmamış.

İstanbul’da eşine az rastlanır bir boyda bir tiyatro salonu var. Geçenlerde ‘Soygun’u oynamışlar. Şehirde böyle bir salon olmadığı için bazı düğünler burada yapılırmış. Balolarda eksik değil. Benim tarihime üst üste iki tane düştü. Fabrika kuruluşunun 16. yılı iki balo ile kutlandı. Birisinde, fabrika işçileriyle aileleri, ötekinde şehirden gelen davetliler vardı. Birisinde yerli oyunlar oynandı, türküler söylendi. Ötekinde bol bol dans edildi. Her ikisi de geç vakte kadar uzadı.

Fabrika ailesinin toplantısında hiç görmediğim bir oyun oynandı. Bir tarafta Köroğlu türküsü söyleniyor, ortada iki kişi bu havaya uygun adımlarla bir koyun yüzüyorlar. Koyun dediğim de yere upuzun yatmış, kaskatı kesilmiş bir genç. Sıra koyun yüzmeye geliyor. Adamcağızı parçalamadan bir güzel şişiriyorlar. Seninki gayet güzel ölü taklidi yaparken biçarenin parçalarından içeriye bir bardak da bira dökmezler mi! O zamana kadar oyunun bütün kısımlarına büyük ustalıkla katlanan genç, yıldırım hızıyla doğruluyor. Bu kötü şakanın hesabını soruyor. Meğer oyun içinde bir başka oyun varmış.

Fabrikanın sanatçısı olan bir genç mikrofon başında hiç de bayat olmayan esprileri döktürüyor. Fabrikanın bülbüllerini birer birer, mikrofon başında şakımaya davet ediyor! Nazlanmadan geliyorlar. Kimi gazel söylüyor, kimi en ön moda caz havalarından birini… Kimi Köroğlu’na girişiyor. Kimi harmandalına. Sonra her sene bu gece çıkarılan Gıdı Gıdı balo gazetesi dağıtılıyor. İçerisinde gene fabrikalı çocuklardan birisinin yaptığı karikatürler var…”

İşte Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu şaşırtan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası gerçeği.

Ama bugün Gıdı gıdı treninin içinden geçtiği Nazilli Sümerbank bir tekstil müzesi olmayı bekliyor.

Atatürk’ün mirasının yaşatılarak geleceğe aktarılması için Haluk Alıcık ve Nazilli belediyesine bir önemli görev daha düşüyor.

 

MEHMET ÖZÇAKIR

mehmetozcakir@hotmail.com

PK:110 EFELER – AYDIN

GSM : 0.505.8077828

 

    

 

 

 

22.09.2017
Bu yazı 260 defa okundu.

Diğer Yazıları